top of page

Yeni Atölyede İlk Röportaj… Cezmi Orhan…

Çağımızın gerçek sanatçılarından çok değerli Cezmi Orhan’ı, henüz tadilatını bile tamamlamadığı yepyeni atölyesinde ziyaret ettik. İşlerinin ve yoğun programının arasında bize vakit ayırarak sorularımızı her zamanki içtenliği, sanatçı duyarlılığı, bilgeliği ve misafirperverliği ile, Cezmi Orhan farkı ile yanıtladı. İşte merak ettiğiniz o yanıtlar. Ben dinlemeye doyamadım eminin siz de okumaya doyamayacaksınız 🙂 Keyifli okumalar…

sohbet1

Ş.G. : Sevgili Cezmi Orhan bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

C.O. : Bir görüşmede yanıtı en zor sorudur bu. Çünkü kendinden söz etmenin zorluğu öznel bir alanın nesnel bir dile çevrilmesi zorluğudur. Ancak kaçış yok. İlk ve Orta öğretimimi Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde tamamladım. Ardından Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü’nde lisans ve Hacettepe Üniversitesi GSF Resim Bölümü’nde Yüksek Lisansı bitirdim. Sonrasında Sanatta Yeterliğe devam ettim. Bu eğitim sürecinin can alıcı temel noktaları; annemin resim yapmama yaptığı olağan ötesi teşvik ve katkılarının yanı sıra bugün ikisi de önemli ressam olan Ekrem Kadak’ın ortaokulda, Yusuf Demirtaş’ın da lisede, bir rastlantı sonucu, resim öğretmenim olmalarıdır.

Bu rastlantının bugün ressam olmamda tarifsiz bir yeri vardır. Öyle ki Ekrem Kadak’ın ortaokulumuzda oluşturduğu atölyede resim yapmanın yarattığı büyük coşku ve ardından bir beyaz eşya dükkânında gerçekleştirdiğimiz sergi ressamlığımın adeta başlangıç adımıdır. Gerçekten de ortaokul ikinci sınıfta yaptığımız bu sergiyle kendimi ressam olarak duyumsamış ve iç disiplinimi hep bu hayal üzerine kurgulamışımdır.

Ş.G. : Bir dönem sizden resim dersleri almıştım ve unutulmaz anılar bıraktınız bende. Hatırladığım şeylerden biri de resim yapabilmek için yetenek gerekmediğini söylediğiniz. Oysaki çoğumuz tam tersini düşünürüz. Peki, Leonardo Da Vinci, Michelangelo gibi ressamlar nasıl olunuyor? Bunu biraz açabilir misiniz?

C.O. : Beraber çalıştığımız dönemi böyle yâd ettiğin için çok teşekkür ederim. Doğrusu senin de desende gösterdiğin ilerleme ve estetik incelik ile üzerimde oldukça olumlu bir izlenim bıraktığını söylemeliyim.

Evet. Yetenek konusunda kanım bu. Özellikle bunda desen çizebilme konusunda daha ısrarcı olduğumu söylemeliyim. Yetenek, bir taraftan erken uyarılmış ilgi olmakla beraber, çok çalışma ile gerekli düzeyde yoğunluğun üst üste oturmasıyla ortaya çıkan bir yetkinleşme eylemliliğidir.

Kuşkusuz bireyde, sanat yapabilme kişilik özelliklerinin belirmiş, özendirme/özenme arayışının başlamış ve tutkulu bir kişiliğin bastırılamaz arzusunun fark edilir duruma gelmiş olması beklenir.

Yetenek, özellikle büyük sanatçılara çok sık yakıştırılan bir meziyet olarak karşımıza çıkar. Evet, büyük sanatçıların daima ortalamanın üstünde bir yeteneğe sahip oldukları tartışma götürmez bir gerçektir. Ancak bu, onların yaşamöyküsüne bakıldığında şaşırtıcı bir durum değildir.

Söz konusu, Rönesans’ın ve tüm zamanların büyük sanatçıları Leonardo ve Michelangelo’nun serüveninde yine vergisel bir meziyetin değil, erken yaşlarda fark edilmiş kişilik özelliklerinin, hatırı sayılır bir eğitim sürecinin ve adeta insanüstü bir çabanın sonucunu görürüz. Her ikisi de onüç-ondört yaşlarında çağlarının önemli sanatçılarıyla yıllarca süren, usta çırak yöntemiyle oldukça disiplinli eğitimden geçmişlerdir. Dehalar veya sanatçılar huzursuz, tedirgin ve zaman kavramları olmayan insanlardır. Örneğin yazar Gogol’un yaşamı neredeyse ayakta geçmiştir. Sehpa gibi bir sürü şeyler yapıp onların üzerine kâğıtlar koyup her birinin üzerine yazarak çalışmıştır. Hiçbir zaman oturarak yazı yazmamıştır. Buradaki huzursuzluk sıradan bir huzursuzluk değildir, içindeki yaratma cesaretinin ve arzusunun bastırılamazlığının huzursuzluğudur.

CO-resim7

Ş.G. : Buna zaman kaybetmemek de diyebilir miyiz?

C.O. : Zaman kaybetmemek, gelen esini, ilhamı o anda kaçırmamak, yazılacakları o anda yazabilmek, yapılacakları o anda yapabilmek ve o sehpadan o sehpaya, o sehpadan o sehpaya giderek bütün yazılarını yazıyor. Leonardo da 24 saatin içinde kesik kesik toplamda 4 saat uyuyor, 20 saat çalışıyor. Bu bazen sanat, bazen bilim, bazen anatomi, bazen desen, bazen başka şeyler. Picasso günde 16 saat resim yaptığını söylüyor. Yani şöyle bakıldığı zaman aslında deha emektir, deha alın teridir. Tabi bu alın terinin bir özelliği var, bu alın teri kuşkusuz ki bedenle harcanan alın terinden farklı bir alın teridir. Zekânın, üstün zekânın veya üstün çabanın, bilincin ve aklın yaratıcı unsurlarıyla donanmış bir çalışmadır, belki beyin çabasının en üst emek türüdür. Sıradanlaştırarak söyleyeyim, böyle baktığınız zaman, bu çabayı herhangi biri verse o da belki bir deha kadar değilse bile dâhiye yakın sonuçlar elde eder.

Ş.G. : O zaman hepimizde öyle bir potansiyel var diyebiliriz.

C.O. : Tabi ki var. İnsanın fark etmediği, ancak karşılaşmalarla ortaya çıkabilecek olağandışı meziyetleri, birikimleri ve gizil gücü var.

sandalye

Ş.G. : Peki bu karşılaşma ile mi ortaya çıkar? Tesadüf mü o zaman?

C.O. : Karşılaşmayla ortaya çıkar. Karşılaşmayı birkaç ana unsura bağlamak lazım. Örneğin modern toplumların oluşumundan sonra öğretmenlerin bilgi aktarımları sırasında bilgi ile karşılaşma pasif karşılaşmadır, sizin çok aktif olmadığınız, pasif olduğunuz bir ortamda bilgi size aktarılır. Bir yerden bir yere gidersiniz, daha aktifsinizdir, bir sanat eseri, bir sanatçı, doğada her hangi bir uyarıcı nesne görürsünüz ve uyarılırsınız. Bu karşılaşma sizdeki potansiyelin kıvılcımını yakabilir ve bu bir süre sonra meşaleye dönüşebilir. Kişisel görüşüme göre karşılaşma gelişmenin en büyük özelliğidir. Karşılaşma aynı zamanda ilerlemenin de ana unsurudur. Örneğin muhafazakârlık başka hiçbir kültürle karşılaşma arzusunu kabul etmemektir. Oysa başka kültürlerle, yapılarla, çatışmalarla karşılaştığınızda, kültürel çatışmalar yaşadığınızda ilerleme kat edersiniz.


CO-resim5

C.O. : Denebilir çünkü rastlantı, karşılaşma, tesadüf hazır kafalarla ilişkili bir meseledir veya açık algıyla karşılaşma bir karşılaşma anlamı taşır. Birikim yoksa, belli bir alana doğru yönelmemişseniz, duyarlık geliştirmemişseniz veya duyarlığınız kendiliğinden açık değilse o karşılaşmadan bir sonuç alamazsınız. Yerden çıkarılan bir arkeolojik nesnenin, tarihi eser kaçakçısı için farklı, köylü için, köyün muhtarı için, çoban için, müze küratörü için farklı anlamları vardır. Karşılaşma doğal olarak karşılaştığı aklın ve zekânın birikimiyle anlam bulur. Benim bu karşılaşmadan kastım sanatçı duyarlılığını içinde tutan ve gerekli şartları adeta arayan demektir.

Ş.G. : Bu arayış bilinçli bir arayış olmayabilir mi?

C.O. : Tabi, bilinçli olmayabilir.

Ş.G. : O anda da fark edilebilir yani.

C.O. : Evet, içindeki potansiyelin, gizil gücün, enerjinin bireyi o tarafa doğru yönlendirecek bir yoğunlukta olması lazım.

Ş.G.: Karşılaşma sayesinde de enerji akışa geçiyor yani.

C.O. :Evet. Otonom gelişme diye de bir şey de vardır tabi ama bu zayıf bir gelişme, zayıf bir genetik havuzdur, akraba evliliği gibidir. Oysa karşılaşma zengin bir havuzdur ve neredeyse kültürel melezleme olur ve kültürel melezlenme insan gelişiminin en önemli ayaklarından birisidir hatta lokomotif özelliği taşır. Bugün hala Paris’in, New York’un ya da Berlin’in taşıyıcı olmasının nedeni çok farklı uluslardan, etnisiteden, inançtan, kültürden insanların orada karşılaşmaları ve birbirlerini beselemeleridir. Gelişmemiş yerlere bakın, ortalamanın da altında bir kültürel yapı yüz yıllarca oraya hükmetmekte ve dolayısıyla da herhangi bir gelişme, ilerleme olmamaktadır.


palet

C.O. : Kuşkusuz öyle. Olabilir değil olmalıdır. Çünkü sanat pedagojisi (eğitim ve eylem süreçleri olarak) en amatörü dahi bireyin duygu dünyasının uyumunu düzenleyen (harmonisinin) en üst araçlardır. İnsan daima iç dünyasının huzuruyla gönenir. Sanat veya sanat uğraşı bunu, çıkarsız, beklentisiz, özgür, vaadsiz ve itaatsiz bir biçimde sağlayabilen en kolay ulaşılır alanların başında gelir. Sanatın doğal sonuçlarından biri özgür bireyin inşasıdır. Bireysel gelişim denen şey de ancak güdümlenmeden ya da güdümden çıkmış özgür bireyin inşasıyla mümkündür. İnsan-insan, insan-toplum, insan-doğa, insan-hayvan, özetle bütün ilişkiler ve iletişim formları için asgari gereklilik; önyargıdan, çıkardan, beklentiden, ayrımcılıktan vb. hallerden uzak olmakla sağlanabilir. Bu özellikler ancak vicdanı ve aklı hür insanda vücut bulur. İşte sanat uğraşı bireyin iç dünyasını bu niteliklerle kurar. Çünkü bütün sorunsalı güzellik olan bir disiplin alanının döşeyeceği yolun başka bir sonuç vermesi beklenemezdi herhalde.

Öyleyse her insan, istediği takdirde bir sanat dalında kendisini ifade etmeye olanak bulur. Sanat yalnızca profesyonellerin varlık alanı olarak görülmemelidir. Sanat herkesindir. İster yapma-etme, ister kuram-bilgi ve ister izleyici-alımlayıcı olarak.

Ayrıca toplumsal ileri gidiş olarak da eğer sanatın ve sanatla ilgilenmenin sonuçları merak ediliyorsa, Ortadoğu ve Afrika gibi sanatsız toplumlarla Avrupa ve Amerika gibi sanatlı toplumların gelişmişlik farklarına bakılmalıdır. Sanatın öncü olmadığı hiç bir toplum ilerleyemez. Buluş yapamaz. Teknoloji geliştiremez. Çünkü bu fiillerin rahmi hayaldir, meraktır. Sanatçı akıl hayal kuran ve merak eden akıldır. Hayal yoksa hiç bir şey yok demektir. Örneğin Leonardo uçmayı hayal etmeseydi bu gün tonlarca demir havada uçmazdı.

Onun için Cumhuriyetin kurucu aklı, Cumhuriyetin esası kültürdür diyerek, Osmalı’da başlamış olan aydınlanmacı adımlara (Sanayi-i Nefise Mektebi gibi ) yeni ve daha ileri adımlar ekleyerek sanatın öncülüğüne ve kültüre inançlarını ortaya koymuşlardır.

Ş.G. : Tarihin yazıyla daha doğrusu “resim”le başladığı biliniyor. Yani insanlar “insan” olduğundan beri semboller kullanıp resim yapıyorlar diyebiliriz. Tabi ritim-müzik, dans ve heykel de hep vardı hem birey olan insanın hayatında hem de toplumsal hayatta. Bu bana sanatın insanın ruhunda var olan durdurulamaz bir enerji olduğunu düşündürüyor. Belki bir varoluş enerjisi, siz ne dersiniz?

C.O. : Evet. Doğru. İnsan bir doğa varlığı olmanın yanı sıra doğaya, aklın ve becerinin sonuçlarını ekledikçe kesintisiz bir ruhsal enerjinin birikimine sahip olmuştur. Ritim, sesin kontrolü, vücudun anlatımsal bir dile evrilmesi, başparmağın evriminin en ileri sonuçlarından olan üç boyut forma hâkimiyetin yanı sıra, insanın doğaya eklediği en üst ve öncü motif çizgi ve çizgi yoluyla gelişen soyut düşünme yeteneğidir. Tabi ki bu da varoluş enerjisinin bitmezliğine kaynaklık etmektedir.

CO-resim1

Ş.G. : Baş parmak?

C.O. : Başparmak insan evriminin akıldan önceki ilk temel mekaniğidir. Başka hiçbir canlının başparmağı çalışmaz. Başparmak tutma eyleminin, kavrama eyleminin mekaniğidir. Kavrama nesneye biçim vermek için olağanüstü bir olanaktır ve sadece insanın evriminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla nesne yapma, savunma silahları geliştirme, barınma için ilk mimari çaba, ardından tarımın gelişmesi… İnsanlık tüm bu gelişmeleri başparmağın evrimine borçludur. Eğer başparmak olmasaydı insanlık bu kadar gelişmezdi ve aklını da bu kadar geliştiremezdi çünkü akıl nesne ile iletişim halindeyken gelişir. Gereksiz bir akıl gelişmez.

Ş.G. : Bu çift taraflı olabilir mi? Akıl evrimleştiği için başparmak da evrimleşmiş olabilir mi?

C.O. : Ben tersini düşünüyorum. Mekanik duyuları geliştirir, duyular mekaniği geliştirmez. Vücut bir makinadır. Akıl bunun çerçevesinde gelişir. Daha sonra döngüsel bir durum başlar. Ben mekaniğin akıldan önce olduğu kanaatindeyim. Nesne ürettikçe nesnenin felsefesi oluşur. Nesne yoksa felsefe olmaz.

Ş.G. : Üretmek için bir ihtiyaç doğmuş ve bu ihtiyaç da akılla beslenmiş olabilir mi?

C.O. : Tabi ki burada artık o dönüşüm başlamış oluyor. Bu tutma eylemi olmasaydı akıl gelişebilir miydi bilemiyorum.

Ş.G.: Çok eski çağlardan beri resim, müzik, heykel gibi sanat dalları psikolojik rahatsızlıkları tedavi etmek amaçlı kullanılıyor. Sizce sanat nasıl bir güce sahip ki böyle bir etki yaratıyor?

C.O. : Sanat onarıcı, yapıcı, yükseltici ve uyumlayıcıdır. Uyumlamak insanın harmoni kurabilme becerisinden kaynaklıdır. Harmoni nedir? Doğanın kendiliğinden getirdiği, insanın kentler yaratmaya başladıktan sonra gözüne en uygun ve en insani normlar, oranlar üzerinden iç doğasıyla kurduğu o bütünlüğe harmoni denir. İnsan bir harmoni varlığıdır. Mimaride harmoni, uyum yoksa orada insan huzursuz olur. Bu huzursuzluk sanatçı esinine benzer bir huzursuzluk değil çöküntü huzursuzluğudur. Şimdilerde İstanbul’un şehir siluetinin bozulduğu söyleniyor, aslında bozulan siluet değil insanın şehirle kurduğu dengenin harmonisidir. İnsan o harmoniyle manevi bir ilişki kurar. Sanat, maneviyat ilişkisinin en üstüdür çünkü dolaysız, beklentisiz, vaatsiz ve itaatsizdir. Doğada kendiliğinden bir harmoni vardır. İnsan doğayla altın oran ve kendi iç düzeni üzerinden bir harmoni ilişkisi kurar. Hatta doğadaki besin zinciri bile bir harmoni ilişkisidir. Hiçbir hayvan kullanmayacağı bir barınağı yapmaz, yemeyeceği bir besini avlamaz. Bu doğanın ve insan doğasının kendiliğinden getirdiği olağanüstü bir harmonidir. Harmoni yoksa; insanın, doğanın veya herhangi bir canlı varlığın huzur bulması mümkün değildir.

Ş.G. : O zaman sanat bu harmoniyi sağlar diyebilir miyiz?

C.O. : Evet, dolayısıyla sanatın insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerinden söylersek, sanat onarıcıdır, yapıcıdır, yükseltir, süblime eder ve uyumlayıcıdır, harmoni kurar.

Ş.G. : O zaman bilinçdışının aradığı o harmoniyi, dengeyi, uyumu; sanat yine bilinçdışından geldiği için sağlıyor diyebilir miyiz?

C.O. : Bilinçdışını Freudyen anlamıyla değil de, daha çok insan potansiyeli, insanın duygu potansiyeli, birikimler, deneyimler üzerinden tanımlamaktan yanayım. Bilinçdışı aynı zamanda kültürel maneviyatla beslenen bir alandır.

Ş.G. : Bilinçdışı kelimesini özellikle kullandım, yani farkında olmadığımız anlamında.

C.O. : Evet evet, ama bilinçsiz değiliz, sadece farkında değiliz. Sanat büyük güçtür. İnsanın kendini ifade de dolaysız ortaya koyabildiği ender bir disiplindir.

Ş.G. : Peki bu kendini dolaysız ortaya koymayı bilinçli mi yapıyor insan?

C.O. : Bilinç kavramını; insanın yaptığı her şeyi kontrolle, iradesiyle, öğrenilmiş, didaktik formlarla, önemli ölçüde yargılar olarak ortaya koymak diye düşünüyorsak evet bilinç dışı. Ama ben bilinç meselesini çok da bizim anladığımız anlamda irade olarak görmüyorum. İrade olarak kavradığımız alanın daha ötesinde bir anlama sahiptir. Bilinç kavramı aydınlanmanın kavramıdır. Aydınlanmanın temel özellikleri olan araştırmacı olmak, okumak, yazmak vs. bilinçli olmanın da ana kaynaklarıdır.

Sonuç olarak, psikolojinin en büyük açmazı kendini alabildiğince özgür ifade edememek ise sanatın en büyük olanağı ve zemini de kendini ifadede en özgür araç olmasıdır. İşte bu nedenle sanat yoluyla insan kendini onarır. Aynı zamanda sanatın büyük gücüne insanlığın en büyük zekâlarının dahli ve ilgileri de delalettir. Sanatla ilgilenen insan, zekâ ve dehadan payını alarak ruhsal yükselmenin gönencini yaşar. İşte aynı zamanda onarıcı olan da budur.

foto2